8/1/2010 · Kategori: Yazilar

BABAMI KAYBETTİK...

Henüz 58 yaşındaydı, daha çok beraber olacağımız zaman var sanıyorduk, bir sabah evden işe diye çıktı, akşama hastaneye çağrıldık, son kez görüştük, bir başka hastahaneye sevk edilirken ambulansta ruhunu teslim canım babam...Onsuzluğa alışmak çok zor, o kadar çok şeyi beraber yaşadık ki, şimdi hatırladığım her anımda babam varken bu büyük bir acı, anlatılmaz bir ızdırap...Biz öksüz kaldık, yollar öksüz kaldı...Canım babam, orada da buluşmak nasip olur inşallah...Sen dünyada yaşayan bir melektin, hayatım boyunca senin kadar iyi bir insanı tanımadım, rabbim mekanını cennet etsin, kabrin nurla dolsun...Hakkını helal et diyemedim, helal et olur mu...Hakkını helal et...Belki bu yazıya devam ederim, şu an ancak bu kadar yazabildim babam, oysa seni anlata anlata bitirebilmem mümkün mü...Hasan kaptan daima aklımızdasın, kalbimizdesin...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/12/2006 · Kategori: Yazilar

GİTMEK Mİ, KALMAK MI?

HER GİDEN BİRAZ KALMAYI,

 HER KALAN BİRAZ GİTMEYİ İSTER

               Gitmek göze alabilmektir. Gitmek tehlikelidir. Gitmek merak etmektir, geri dönememe olasılığını göze alabilmektir. Gitmek her kalışın bitiş noktasıdır.Gitmek, asla kaçmak değildir, isteyerek ya da istemeden terk etmektir kalınan yeri. Gitmek hevestir, keşfetme arzusudur, geri dönülecek olanı özleme isteğidir. Kimi zaman gitmek görevdir kimi zaman ise mutlaka yapılması gereken bir ödevdir ama ne olursa olsun heyecan vericidir...
                Kalmak güçtür. Kalmak, kabul etmeyi veya kalınan yeri değiştirmeyi gerektirdiği için güçtür. Kabullenmek, kendi karakterini yaşayamamak tehlikesi barındırır içinde ve bu tehlike kederli bir renk katar kalmak eylemine. Peki ya tüm kalanlar mutsuz mudur? Hayır, bir gün gitme hayalinin verdiği bir umut taşır kalanlar, işte bu yüzdendir kalanların kalmanın tüm zorluklarına katlanmaları...
                Kim daha kazançlıdır? Giden mi kalan mı? Peki geri dönen, o bir yenik midir? Geri dönüş bir yenilgiden çok, bir yeniden başlayış değil midir? Çok gören mi, çok gezen mi, yoksa çok kalan mı mutludur?...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/12/2006 · Kategori: Yazilar

ZEKİ KAYAHAN COŞKUN VE MATRAX.....

           Zeki Kayahan Coşkun, bilenler bilir 89.3 Alem FM de (”ağ-lehm efh-hem” diye insanın aklını alan cingıla sahip radyo) 23:00 – 02:30 arası Türkiye radyolarında gördüğünüz görebileceğiniz en manyak program olan MATRAX’ın yapımcısı ve sunucusu. Enfes bir iş yapıyor. İstek parça çalmıyor, yerine enfes türküler (mesela en sevdiğiklerimden birisi atem tutem men seni) ve eh işte arada bir mustafa sandal çalıyor. Programa canlı yayında bağlananlara “grup guttirik” adıyla gruplar kurduruyor, enstruman olarak da yakınlarında ne varsa kullanmalarını istiyor (tencere, tava, sehpa vs.. ). Kimileri de ''gecenin kahramanı'', ''gecenin esnafı'' yada ''gecenin safı'' oluyor. Matrax  23:00 – 02:30 arasındaki en keyifli müzik eğlence programıdır.Kimi zaman Zeki nin kafası atınca sabaha kadar bile sürebiliyor. Fırsatınız olursa takılın derim. Eğlencesi bol, gülme garantisi olan bir program, bu programı yorgan altında dinlememeniz tavsiye olunur, zira bir bedduamız var gelir sizi bulur o da şudur; ''Yatağınız uzun, yorganınız kısa gelsin inşallaaaahhh.''

Zeki Kayahan COŞKUN Kimdir?..

Bir çocuk Zeki Kayahan Coşkun...
Hep çocuktu...
Yine çocuk...
Saçları kumral...
Dümdüz...
Ipıl ıpıl parlıyan bir çocuktu...
Yine çocuk...
Uyurken dudaklarının kavuştuğu kenarından, gerdanına doğru uyku suyu akan...
Üzerindeki yeşil battaniyesinin birazı yere doğru uzanan bir çocuktu...
Telaşsız...
Umarsız...
Kirli...
Kuruyunca griye çalan çamurları; suratında, ellerinde, dizlerinde taşıyan bir çocuktu...
Gecenin bir yarısında ateşi çıkan...
Kusan...
Üşüyen...
Anasının baş ucunda sabahladığı bir çocuktu...
Babası işe gidince, ne gereği varsa, ağlayan...
Akşam olup da dönünce mutlu olan...
Yağmur birikintilerinde kağıt kayıklar yüzdürmüş...
Keskince katladığı her bir uçağı yere düşmüş...
Ayağına, paslı olup olmadığı ebeveynleri tarafından merak edilen, çiviler batmış...
Pasın neden önemli olduğunu kavrayamamış...
Kanamış bir çocuktu...
Yine çocuk...
Sigara görünümlü sakızlar çiğnemiş...
En berbat, mikrop dolu pembe gofretleri yemiş...
Leblebi tozu boğazında kalmış...
Niyet çekmiş...
Elvan gazozunu bir dikişte içebilmiş...
Uçan balonu olmuş...
Siyah okul önlüğü giymiş...
Kırmızı Pinokyo bisikletine rahatça binebilecek, geniş sokaklara sahip olmuş,
Bisikletinin kırmızısından utanan bir çocuktu...
Yarısı apartmanlarla, yarısı bahçeli evlerle dolu mahallesi çalınmış...
Çocukluğunun üzerine A, B, C blok diye kategorize edilerek, havuzlu siteler yapılmış bir çocuk...
Üzerinde masmavi gökyüzünün olduğu bir çocuktu...
Peçeteyle, kağıt havluyla değil; elbeziyle ağzı silinmiş...
Anne tarafından iyice bastırılınca daha iyi paklar diye düşünülen elbezi dokusunun ağzını acıttığı bir çocuktu...
Elbezinin sabun tadının hala dudaklarında olduğu bir çocuk...
Yine çocuk...
Anneni mi daha çok seviyorsun, babanı mı?..
Seni bize götürelim, bizim oğlumuz olur musun?..
Ve benzeri aptalca sorularla dimağı yoklanmış...
Misafirliğe gidildiğinde misal muzdan, kendisine düşen adetten daha fazlasını yiyince evde olsa yemez, bir yere gidince hep böyle oluyor ana-baba utancını duymuş...
Ev sahibi kişi bir an için uzaklaştığında kaş göz işaretleriyle uyarılan, yediği muz zehir zıkkım edilmiş bir çocuktu...
Nalbura gidip bilmemkaçnumara boya almış, sonra bir ton açığı olsa iyi olur tespitiyle nalbura bir kez daha gönderilmiş, yolda giderken küfretmiş...
Evde badana yapılırken mutlu olsun diye eline küçük bir fırça verilmiş, onun boyadığı yerler badanacı kişi tarafından umursanmadan tekrar boyanmış...
Bu güvensizliğe anlam verememiş bir çocuktu...
Alışverişi gönderilirken verilen paranın üstüyle kendine istediğin bir şeyi alabilirsin özgürlüğü sunulmuş, eve gelindiğinde illa ki kendine ne aldın merakıyla karşılanmış...
Sen dururken annen mi gitsin ekmek almaya siteminden etkilenip, televizyondaki filmi yarım bırakarak bakkala ekmek almaya gitmiş...
Evin ekmek ihtiyacı hep seyrettiği en güzel filmlere denk düşmüş...
Bakkal ev arasındaki mesafede ekmeğin ucunu ısırarak gıda etmiş bir çocuktu...
Yine çocuk...
Evden çıkarken,Paran var mı? sorusuna "Hayır yok" yerine, seri şekilde "Var var" diyen, tam kapıyı kapatacakken,"Şunu da al bulunsun, lazım olur" baba sıcaklığıyla karşılaşmış bir çocuktu...
Parayı utana sıkıla alırken, paraya bakmıyormuş gibi yapan...
"Valla param var yaaa" sahtekarlığına sığınmakta ısrar eden çulsuz...
İçten içe "Ulan baba ne kadar anlayışlısın, sağol be ya" sessizliğinde sevinen bir çocuktu...
Yine çocuk...
***
Bir çocuk Zeki Kayahan Coşkun...
At arabalarının, kamyonetlerin arkasına takılmış...
Arkadaşları tarafından "Abi takılan var, takılan var" diye gammazlanmış...
Minibüslerde, otobüslerde midesi bulanınca annesi tarafından "aklına getirme midenin bulandığını" öğüdüyle yüzleşmiş...
Bu öğüdü ciddiye alıp "Aklıma getirmiycem, getrimiycem işte" diye mücadele etmiş ve bunu başaramamış bir çocuktu...
Depozitolu şişeleri evden çaktırmadan yürütüp bakkala satarak harçlığını çıkarmış...
Ebe tura bir ki üç, yerden yüksek, Japon kale, dokuz aylık... gibi oyunlara doymayan...
Hava kararmadan evde olması gerekmiş bir çocuktu...
Yine çocuk...
Evdeki terliklerin salon, mutfak, banyo, balkon terliği şeklinde ayrılmasına anlam veremeyen...
Balkon terliğiyle odalarda, diğer terliklerle balkonda dolaştığında azarlanmış bir çocuktu...
Yine çocuk...
Banyo yapmayı sevmeyen...
Taşa oturunca gerçekten karnı ağrıyan...
Acıkınca eve şöyle bir uğrayıp ekmeğin arasına domates destekli bir şeyler koydurarak evden bir çırpıda çıkan...
Evden çıkarken ayakkabıların giyilmesi esnasında ekmeği yanından dişleyerek ağzında tutan...
Çıtalı uçurtma yapmayı asla öğrenemediğinden, marangozdan yalvar yakar aldığı çıtaları mahallenin abilerine gözü kapalı teslim eden bir çocuktu...
***
Bir çocuk Zeki Kayahan Coşkun...
Ağlamaktan utanmayan...
Akşama köfte, patates kızartması yapıldı mı sevinçten deli olan...
Köfteleri, patatesleri yerken yarına kalma ihtimalini düşünen...
Ertesi gün buzdolabını açtığında bir tane olsun köfteye rastlayamayan...
Tek tük kalmış, pörsümüş patateslere tenezzül etmeyen bir çocuktu...
Yine çocuk...
Bütün spor ayakkabılarına"esem spor" denilen...
Ayakkabı bağlamayı geç öğrenmiş...
Kış günlerinde pantolonunun altına zorla külotlu çorap giydirilmiş...
Arabaların şoför tarafındaki camlarından içeriye dikkatlice bakarak "arabanın kaç yaptığını" öğrenmekten keyif alan...
"Kızların içinde kızılcık bebek" küçümseyişini fazlasıyla tatmış bir çocuktu...
Yine çocuk...
***
Bir çocuk Zeki Kayahan Coşkun...
Düğünlere götürülmüş...
Düğünlerde mahalli sanatçının "anneler babalar çocuklarınızı yanınıza alın" uyarısıyla sahneden alınmış...
Sonra tekrar sahneye fırlamış...
Adını bilmeyenlerin "Küçüüüükkkkkkk... Şişşşştttt küçüüüükkk" seslenişine maruz kalmış bir çocuktu... Bir çocuk... Kocaman kocaman sevdaları olan...
Hep en kudretli kendisinin aşık olduğunu sanan, öylesine bir çocuktu...
Yine çocuk...
***
O işte...
O...
Daha ne olsun...
Nasıl söylesek?..
Nasıl anlatsak?..
Pasaklıdır mesela...
Dağınık... Hep dağınık...
Kendisini dağıtacak sevdaları kolay bulması bundan belki...
Belki bundan iflah olmaz bir gönül adamı...
Dağınık... Ruhu... Beyni... Mekanı...
Her yeri dağınık... Öyle biri...
Yalancı... Kendisini kandıracak kadar yalancı...
Hiç bir hayali yok...
Olmadı... Olmayacak da...
Asabi... Sabırsız...
Ama en çok da dağınık...
Ruhu... Beyni... Mekanı...
Her yeri dağınık... Öyle biri...
Öylesine yaşıyor...
Öylesine... Öyle..
Bir çocuk Zeki Kayahan Coşkun...
Yine çocuk...Hep çocuk...Hep...
Herkes kadar çocuk...
Herkes...



zeki.kayahan@aksam.com.tr

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

30/11/2006 · Kategori: Yazilar

SIRADAN YANLIZLIK...

 

Sıradan bir yalnızlık benimkisi...
Kiminkinden farkı var?..
Kelimelerden cümle kurma yeteneğim,

Benim yalnızlığımı sadece belgelenmiş bir “anı” yapar...
Herkesinki gibi bir yalnızlık bu...
Yangın yerinde hareket edememek gibi...

Bir depremde yerine mıhlanıp kaçamamak gibi... 
Hiçbir teselliye boyun eğmeyen...
Laftan, sözden anlamayan bir yalnızlık bu da...
Asi...
Onurlu...
Ümitsiz...
Hiç kimseninkinden farkı yok...
Elimin ayağıma dolaşması...
Salaklaşmak...
Farklı mı yapar benim yalnızlığımı?..
Diğer yalnızlıklar gibi benimkisi de...
Duyulmayan...
Görülmeyen...
Bilinmeyen...
Umursanmayan...
Sıradan bir yalnızlık...

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

23/11/2006 · Kategori: Yazilar

HAYATLARIMIZ...

                 Hayatımız PBX santraller gibi. Herbir alanına ulaşmak için bir numara tuşlamak gerekiyor sanki. Beynimizin gizli bir köşesine konuşlanmış bir santral memuresi var ve hayatımızın sekreteryasından o sorumlu. Yaşamlar öylesine programlanmış ki insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi değil de başkalarının istediği gibi yaşıyorlarmış izlenimi uyanıyor bende. Yapılan bir çok eylem hayatta kalmak için verilen mücadelenin manalı manasız parçalarını oluşturuyor. Öyle ki insanlar yaptıkları eylemlerin ve yaşadıkları hayatların aslında alışkanlık haline gelmiş, bilinçli bilinçsiz yapılan ama bilinçaltında kendine yer etmiş bir dizi kurgulanmış hareketler örgüsü olduğunun farkında bile olamıyorlar. İşte sırf bu yüzdendir ki Dünya benim tarafımdan ''Birbirinin umrunda olmayan insanların ikamet ettiği, uzay adını verdiğimiz boşlukta dönüp duran mavi bir küre'' olarak tanımlanmaktan kendi kurtaramaz. Kimilerimiz yaşadığı şeye hayat diyor olabilir... Lakin  hayat denen şey kanaatimce öyle bir kütledir ki onun hacmini dolduran her bir zaman dilimi incir çekirdeğinin hacminden farksızdır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/11/2006 · Kategori: Yazilar

PLANLI YAŞAMAK GERÇEKTENDE PLANLANABİLEN BİRŞEY Mİ?

               Hep yarını düşünerek yaşadım akil baliğ olduğumdan beri, planlanmadan yapılmış pek az hareketim olmuştur yıllardır. Buna rağmen aceleci yapım sabrımın önüne geçer çoğu zaman ve planlanan ne varsa o an ikinci plana itiliverir. Ne olacaksa biran evvel olsun, şimdi olsun isterim. Olacaklar için yarını beklemek boşa harcadığım zaman gibi gelir bana. Zannımca bu hayatta ne yaşanacaksa bir kere yaşarsın ve tekrarı yoktur, hoş tekrarı olsa da artık tadı yoktur. O halde o anı yaşamak için beklemek kendime yapacağım en büyük zulümdür.

                Belkide yaptığım planların bir kısmının hiç de planlamadığım şekilde sonuçlanmış olmasının sebebiydi bu ruh halim. Zararını ya da yararını düşünmeden severim bu halimi zira bu benim varoluş farkım. Bir yarım fazlasıyla olgunlaşmış bir adam, öbür yarım kabına sığmaz bir çocuk gibi. Ama ne olursa olsun bir yarım olmadan anlamsız kalır öbür yarım. Ve eğer aranızda iki ben arasındaki 7 farkı bulmak isteyen olursa ben hep buradayım...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

15/11/2006 · Kategori: Yazilar

Bİ ŞEY YAPMALI...

           Yaşama küsmek, tembel tembel oturmak, umutsuzluk, birilerinin bizi kurtarmasını beklemek... Ne Örümcek Adam gelecek, ne de Robin Hood gelip “Al bilader zenginden çaldımdı, muhtardan fakirlik kağıdın varsa plazma televizyonu sana vericem” diyecek... Hoş dese de, Robin’in alır kafasına çalarım o televizyonu... Onurdan asla taviz vermemek lazım... Üretmek, mücadele etmek lazım... “Yaşama küsme hakkınız yoktur. Neden böylesine mutsuzsunuz ? Nasıl bu denli karamsar olabiliyorsunuz ? Belki işinizden memnun değilsiniz, belki çevrenizden... Maaşınızı az buluyor, ya da kendinizi beğenmiyorsunuz... Oysa... Öylesine değerlisiniz ki. Örneğin gözleriniz... Gözlerinizi kaça satarsınız? 1 trilyon? 2 trilyon? 5 trilyon? Satarsınız... İşte zenginsiniz...Ama... Bu servetle erişeceğiniz dünyayı görmedikten sonra, paranın bir değeri var mı? Ya da derdiniz para değil... Başarı ve saygınlık. Size gözlerinizin karşılığında bulunduğunuz şirketin genel müdürlüğünü verseler, kabul eder misiniz? Cevabınız "Hayır" değil mi? O halde siz; aslında hem zengin, hem başarılısınız. Yeter ki, sahip olduğunuz değerlerin bilincinde olun. Bunları görebileceğiniz bir başarı için hayata katılın. O halde... ASLA UMUTSUZLUK YOK !” Tırnak içindeki, özgüven sağlayıcı, "hakkatten doğru bilader" dedirten sözler benim değil, Leo Buscaglia’nın... Katılmalı, dahil olmalı, çalışmalı, üretmeli, yılmamalı... Ya da “Moğollar”ın dediği gibi “Bİ ŞEY YAPMALI”...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

8/11/2006 · Kategori: Yazilar

Ortak Anılar

                 Yaşıtım olan ya da bana yakın yaşlarda olan büyük çoğunluğun çocukluk anıları neredeyse aynıdır ki bu çoğunluğa etki edecek istisna bir kesim yoktur zannımca...

           Hafıza defterlerimize anlarımızı kaydetmeye başladığımız günlerden itibaren ortak olur anılarımız.Mesela hemen ilk aklıma gelen ilkokul dönemimdeki beslenme tenefüsleri...Yumurta günü olduğunda sınıfı kaplayan o garip koku hangimizin hafıza deferinde yoktur ki...Ve hatta patates kızartması günleri...Ya her kokladığımda nedense bende yeme isteği uyandıran o kokulu silgilerimiz...

Ve bir çoğumuz ebeveynlerimiz tarafından çeşitli korku metalarıyla korkutlarak büyütüldük zannımca. Her yaramazlığımda beni bozacıyla korkutan birileri oldu hep ...Ki ben o zamanlar bozacıyı gece gezen ve ''boooozzaaaaa'' diye böğüren bir yaratık zannederdim 3-4 yaş zekasıyla. Ya da birilerinin bizi kaçırıp kolumuzu bacapımızı kırıp dilenci yapacağı endişesi ile okula gidip gelmemiz... Yaptığımız japon kale maçlar ve bir savaşı andıran mahalle maçlarımız...Herbirimiz o dönemin ünlü futbolcularının kisvesine bürünürdük oynarken...Mesela ben o dönemler pek meşhur olan ''Scilachi'' oluverirdim ama bu ismin okunuşundaki abzürtlüğü farkedince maradona olduğumu da hatırlıyorum...

Lise yıllarımızda bir iş-teknik dersimiz vardı, ve biz erkekler atölye ye inerdik kızlar ev ekonomisi dersi için sınıfta kalırlardı. Ve biz kızların o derste ne yaptıklarının merakında olurduk. Zira kızlar ev ekonomisi dersinde sanki devlet sırlarını öğreniyormuşcasına garip bir gizlilik pisokolojisiyle davranıyorlardı. İş teknik dersinin ise öyle gizli saklı bi yanı yoktu, tek yaptığımız onu bunu birbirine yapıştırmak ve bunu yaparken de üstümüzü başımızı tutkalla tanıştırmaktı...Yinede severdik bu dersi, kendi adıma çok şey öğrendiğim bir dersti iş-teknik, işte teknik...

Ve daha bunlar gibi nice muzip anılarımız vardır paylaştığımızı düşündüğüm ki bu yazı burada bitmez devamı gelecek mutlaka...

Düşünüyorumda şimdiki nesillerin anıları bu kadar zengin olmayacak ve yaşadıkları çocukluklarıda bizim ki kadar zevkli olamayacak...Şimdiki PLAYSTATİON çocuklar mahallenin ağaçlarında yetişen meyvelerden bi haber... Bizler gibi yakalanma korkusuyla ağaçlara dalmıyorlar ve bu keyif maceraları yaşamıyorlar... İyi ki o yıllarda doğmuşum canım iyi ki....

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/11/2006 · Kategori: Yazilar

YAŞAMLARIMIZA ANLAM KATALIM....

           Neden sadece yaşamak değil? Neden herşey bu kadar çapraşık, karmaşık ve acı verici. Bu kendi kendine düşman ve herşeye muhalif birbiri ile içiçe

geçmiş bir yığın kavram neden? Keşke beynim ve vicdanım daha sessiz kalabilse ve ben hiçbirşey düşünmeden, hiçbirşeye üzülmeden kısa da olsa bir an yaşayabilsem. Arı kovanı gibi caddelerde dolaşmak, tıka basa dolu bir deniz kenarı ve plaja katlanmak, trafikte korna çalıp duran araçlarla boğuşmak, yozlarla yozlaşmak, herkes gibi aynı olmak, mazide kalan bir anıya tutunmak, unutmak ya da unutulmak, kendi karanlığıma hapsolmak istemiyorum artık. Bir yere bir anlama ait olmalıyım, yani hergün yürüdüğüm yolu, evime giderken geçtiğim sokakları bir yerden bir yere giderken orada olduğum için değil de orada olmayı sevdiğim için orada olduğumu hissetmek istiyorum. Çünkü doğru olan bu, yaşamlara anlam katan şeylerin farkına varmalıyız artık...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!