17/4/2008 ·

İLK DAYAK...

Aslında çoğunun gizleyeceği türden bir anıdır yediği dayaklar, kimse anlatmak istemez küçük düşerim endişesiyle...Halbuki benim için onlar da

acı vermiş ama hatırlanası ve hatta bazıları zevkle anlatılası anılar olmuştur...Zaten toplasan ya 2 ya 3 kere dayak yemişimdir ve bunların hepsinde de ne hikmetse tek başımayımdır genelde...

İlk dayağım müthişti mesela...16 yaşındaydım yanılmıyorsam, bir yan sokağımızda bir arkadaşı bekliyordum evlerinin önünde...Birden iki taksi durdu ve içinden 8-9 kişi indi...Benim yaşlarımdalardı ve içlerinden bazıları mahallenin belalısı olan tiplerdi...Yanıma gelip saat sordular, ne bileyim bende gayriihtiyarı bakıp saatime söyledim...Ama söylememle yediğim bir yumruk aynı ana tekabül etti...Lan noooluyoz diyemeden hepsi

çullandı tepeme, bende savunmaya geçtim sallıyorum kime denk gelirse...

Vuruyorlarda vuruyorlar, bir ara yere düştüğümü hatırlıyorum, topaç gibiydim, bi o yana bi bu yana yuvarlanıyordum ortada...Sonra bi ara zevk almaya başladım, zira o kadar darbeye pekte acı hissetmiyordum, içimden ''vay be ben neymişim hiç acımıyor'' diyordum...Neyse arkadaşlar işlerini bitirip gittiler ben de yaka paça bi yerde doğru eve...Ertesi gün darbelerin acısı meydana çıkınca anladım ki ben neymişim kısmı hikaye...Bir haftaya yakın acısını çektim...Ama anlayamadığım bu dayağı neden yediğimdi...Görünürde bir sebep yoktu...Sonradan öğrendim ki kapıda beklediğim arkadaşımın takıldığı bir kız varmış ve bu kıza o belalı heriflerden biri de takılıyormuş, kız durumu o zevzeğe anlatınca kıza göster kim o demiş...O da korkudan beni göstermiş...

Anlayacağınız arkadaş uğruna yenmiş bir kötek...Sonrası daha ilginç,

beni dövenlerden biri ile bir yıl sonra okulda aynı sınıfa ve hem de aynı sıraya düşmeyelim mi...Çocuk tedirgin, zira bu sefer tek, yanında o zebellah ordusu yok...Baktım durum kötüye gidecek, çektim kenara ''Bak Sinan, o çocuklarla arkadaşlığını kesersen gel dost olalım, zaten sen az vurmuştun o zaman bana!''...Aaahhh ah iyi niyet işte...Ama çocuk öyle kötü biri değildi, yanlış adamlarla takılıyordu o kadar...Hem onu onlardan kurtardım hemde sıkı bir dost edinmiştim, hala ara sıra telefonla ve internet aracılığıyla görüşürüz keratayla...Ya dostlar işte ilk dayak maceram...Kötü bir huyum var, tek başıma da olsam bir grup adama kafa tutmaktan kendimi alamıyorum...Zaman zaman işe yarıyor, ulen diyorlar var bu adamın bir güvendiği yoksa bu kadar adama meydan okur mu?...Zaten işe yaramadı mı sonucu malum...Abi yiyeceksek dayağımızı delikanlıca yeriz ama dövenlerde delikanlı olsa içim daha az yanar...İşte bu da böyle bir anıydı...

Yorum (yok) Yorum yaz!

17/4/2008 ·

Yorum (yok) Yorum yaz!

16/4/2008 ·

HAYDİ ABBAS, VAKİT TAMAM...

Bugün Abbas ile ayrılışımızın 12. yıl dönümü...Abbas kim diyeceksiniz...

Abbas benim yoldaşımdı, can dostum, konuşmayan arkadaşımdı...

Uğruna baş koyduğum sırdaşımdı...İkimizde tazeciktik tanıştığımızda...

Yeni ama hiçte yabancı olmadığım bir hayata adım atmıştım onunla...

Herkesin daha çocuksun dediği yaşlarda, henüz ondokuzumda...Babamın çiftkatlısı vardı ama bu benim ilk gözağrımdı işte...Abbas'ı aldığımız gün ilk konuşmayı yapmıştık başbaşa, kimse görmesin, deli mi bu demesin diye, gizli saklı fısıldayarak...''Bundan sonra beraberiz, adın Abbas, yolcuyuz ikimizde, bu borç senin için, yüzümü kara çıkartma oğlum, yolumuz uzun...''Biz arabacılar böyleyizdir hep, konuşuruz canlı sayıp arabalarımızla...

Otogarda nam salmıştı Abbas...Tek rakibi THY derlerdi...Arkasına adını yazmıştım adımdan önce...Kalkış vakti geldimi şirketin hareketçisi ''Haydi Abbas vakit tamam'' der yolcu ederdi bizi...Abbas işte, yolcu yolunda gerek misali binlerce kilometreyi teptik beraber...Kah yolda kaldık kara kışta, kah keyifle yol aldık baharda yazda...Çok zor günlerimizde oldu, kimseye anlatamadıklarımı dinledi her yanlız kalışımızda...Rampalarda sıkıştıkça ''Haydi oğlum Abbas, asıl biraz'' dedim mi sanki anlarmış gibi değişirdi gidişi...Ya da bana öyle gelirdi onun da canı olduğuna inandığımdan...O zamanlar kamyon ehliyetimi yeni almıştım, otobüs ehliyetine henüz yaşım tutmuyordu zaten şimdiki gibi sıkı kontrolde yoktu...

Bir yıldan fazladır berberdik...Aylar ayları kovaladıkça değişti durumlar, kırık bir kalp, feleği şaşmış bir ekonomi derken kesildi rüzgar, indi yelken...Direndik hep beraber ama nafile, kurtlar dişini geçirmişti bir kere boynumuza...Bir gün geldi görevliler, Abbas gidecekti yolu yok...Dedim tamam, ama siz dokunmayın ben kendim götüreyim...Gittik hacizli araçlar parkına kendi ayağımızla...

Direksiyonda son kez konuştum Abbas'la...''Olmadı Abbas, oldurmadılar işte, daha çocuksun diyenler haklı çıktı, beni unutma, hoşçakal Abbas, vakit tamam...'' Aldığım gün aynasına astığım Maşallah'ı yanıma alıp hatıra kalsın diye, bırakıp orada Abbas'ı dişimi sıkarak ayrıldım, boğazımda düğümlenen bir dolu acıyla...Sanki bir kardeşten ayrılıyor gibiydim...Ayrıldıktan sonra onu uzaktan görmeye gittim sık sık...Sonra kayboldu bir gün...Haftalar sonra durakta otobüs beklerken gözlerime inanamadım...Abbas'dı gelen, plakasından tanıyabilmiştim ancak...Değiştirmiş belediye otobüsü yapmışlardı, üstelik satın alan da babamın en yakın arkadaşıydı...Hangisine üzülsem diye düşünürken geçti gitti önümden, bakakaldım öylece...Sonra ayrıldım o şehirden, olanları ve Abbas'ı o şehirde bırakıp...Sonraları aldığım her arabaya Abbas demeye başladım ağız alışkanlığıyla...İşte böyle Abbas ile maceramız...Felekten yediğimiz dayakların hesabı yok,  bu hesabı tutacak defter de... Dillerin kemiğide yoktu elbet...Neler demedilerki Abbas'ın ardından...''Kendi etti kendi buldu'', ''Olacağı buydu, bu yaşta adama otobüs mü alınır'', ''Kimbilir kumarda mı, karıda kızda mı yedi otobüsü''.....Ve daha neler neler...Ne kumarda yemiştim, ne işi becerememiştim ne de karıda kızda işim olmuştu...Tek derdim hayatımdı, ekmek davasıydı...Ama anlatılmıyor ki, anlatsan da dinleyen olmuyor zaten...Dedikleri gibi ''Düşenin dostu olmuyordu''...Olmuyordu elbet, niye olsun ki...Nereden bilsinler ki kışın taksitler çıksın diye kimi zaman otobüste dağıttığım keklerle karın doyurduğumu, nereden bilsinler ki yollarda çekilen çileleri, katlanılan eziyetleri...Konuşmak kolay, bilmeden de olsa...Konuşanların gördüğü heybetli Abbas ve onun lacivert beyaz, kıravatlı ve ütülü genç kaptanıydı...Mutlaka bu adamın çok ama çok parası olmalıydı, her gittiği yerde bir sevgilisi, yediği önünde yemediği ardında, e babasınında vardı bir tane ne de olsa...Ye kürküm ye diye boşa dememiş Nasrettin Hoca...Kürkü giydiğimde de kürk gittiğinde de aynı adamdım oysa...

Yorum (yok) Yorum yaz!

14/4/2008 ·

BAHAR YORGUNU...

Bahar denen kerata mevsim iş başında...Hem ilkini ve hem de sonunu sevdiğim zibidi mevsim...Zaten Eylül doğumlu olduğum için ister istemez

sonbaharcı oluyor tüm bünyem, puslu havaları, yağmuru seven ve hata bir kızı neyim olursa adını Eylül Yağmur koymak isteyen...Acayip hantal hissediyorum kendimi yine yeniden bu baharda da...Sanki balina kasa Mercedes'im ve motorum fazla yakmasın diye hep düşük devirde gidiyor gibiyim...Yahu bu mevsimin enerji vermesi gerekmez mi emmek yerine?...

Tam da enerji ihtiyacım varken hemde...Zaten Antalya isimli memlekette bahar dediğin nedir ki, 20 bilemedin 30 gün sürmez, sonra fırının derecesi öyle bir açılır ki altın üstün eşit pişer...Dün denizin bile pek keyfi yoktu, formalite icabı dostlar işte görsün misali öylesine bir kaç minik dalgalanmayla idare etti durdu...Keza doğadaki hayvancıklar bile salak

salak dolanıyor gibi...Beslediğim 8 kadar kumrudan ikisi kasten arabama ıçtı...Ulen besle kargayı ıçsın arabaya...Hayır ıçacaksan bir dolu yer var kardeşim, niye özellikle hedef gözeterek bunu yapıyorsun...Ondan sonra işin yoksa ok temizle...Bak bugün hava yine pusarık, 5 gündür güneş kayıp ama sıcağı ensemizde...Garip yer şu Antalya...Ne baharı, ne sonbaharı, ne de kışı belli...Arka planda bir cennet olabilir ama önemli olan cennetin fonksiyonlarından yararlanabilmek...Neyse konuyu daaağıtmayalım...Cemre düşmüş, düşmüşse nereye düşmüş, düştüğünü gören olmuş mu, bir yeri acımış mı, kaldıran olmuş mu? Canlanan bir dolu börtü böcük te cabası...İşe yeni alınmış personel gibi habire mesai tüketiyorlar...Yakında ev hanımları da uyanır ve başlarlar bahar temizliğine, sanırsın ki tüm millet bir kış çöpünün üzerinde oturmuş, evler yerlebir altüst eşyalar...Yine kabardım, başladım abuk sabuk düşünmeye, yazmaya... Her yan bahar olmuş, aklım tatile çıkmış, ruhum baharla coşmakta ama bundan bedenim bi-haber ve tıpkı Orhan Veli'nin dediği gibi beni bu güzel havalar mahvetmekte...

Yorum (yok) Yorum yaz!

3/4/2008 ·

OTOBÜSÇÜNÜN AŞKI......

Uzunyol şöförü bir babanın ilk ve tek erkek çocuğuydum...

O ne kadar istemese de hep ve her fırsatta çocukluğumdan beri  yollarda oldum...Büyüdüm, içimdeki yol sevdasıyla ve hep yolda olan bir babanın özlemiyle...Bir doğum günümde 9 yaşıma bastığım akşam babam pastamdan bir dilim alıp yine yola gittiğinde nefret etmiştim bu işten ama zamanla geçmişti bu nefret...Yılmaz Erdoğan'ın şiiri henüz piyasa da değilken şehirlerarası otobüslerde çoktaan vazgeçmiştim ben çocuk olmaktan...Ve babam hep hayalini kurduğu kendi otobüsüne kavuşmuştu nihayet yıl 1993 olduğunda...Ama söz verdirmişti bir kere bana ''Şöför olmak yok, okuyacaksın, çocukların olacak bir gün, onlara ve karına yol gözletmeyeceksin''...''Söz baba'' söz dü söz olmasına da...

1995...Üniversitede ilk yılıma başlamıştım, herşey güzeldi...Ama o herşeyden de güzeldi....Öyle ki ilk görüşte sevebilmiştim belki ilk kez...Aradan 3-4 ay geçmişti ve ben okulun verdiği eğitimden gayrimemnun bir haldeydim...Baba mesleğini yapmak istiyordum ve okulun bu hali beni hızla o yola itiyordu...Ama ben okumakta da ısrarcıydım, okumalı en azından bir üniversite mezunu olmalıydım ve tabi diğer nedenim o idi...Tam bir yıl sadece baktım, taciz etmeden, üstüne gitmeden, kendimce severek...İlan-ı aşk etmeyerek...Edemezdim, engellerim vardı...Sevilmeye engel sebeplerim vardı...Hep hayatımı kurtarmaktı önce gelen, sonra aşk nasıl olsa olurdu...Ama öyle olmadı...Okuldaki ikinci yılımda babama bir otobüs daha aldırıp baba mesleğine giriştim, şehirlerarasıydım artık...Ankara-Bursa seferini almıştık yakın olsun diye, akşam Ankara'dan çıkıp gece Bursa' ya varıyor, hemen bir saat sonra Bursa dan çıkıp sabah Ankara da oluyorduk...Yoldan gelip okula gidiyordum...Hatta bazen yetişemiyor otobüsü okulun yanına parkediyor derse giriyordum...Otobüs dışarda temizlenirken ben yarı uykulu yarı uykusuz derse giriyordum...Aslında onu görmekti tüm amacım...Artık o da farketmişti nihayet...Tüm çekingenliğimi atıp konuştum,kabul etti...Benden mutlusu yoktu artık, yollar bitmiyordu dönmek için...Yaz gelmişti, tatile Kuşadasına gideceklerdi ailecek...Gidecekleri güne göre seferimi değiştirip onları ben götürdüm, ailesini tanıdım...Herşey ne de güzeldi...Taa

ki o seçime zorlanmama kadar...Delice sevdiğim iki şeyden birini seçmem istenmişti onun ailesi tarafından...Ya otobüs ya o...

Otobüsün taksitleri vardı ve yüz üstü bırakamayacağım bir dolu insan...Yapamazdım, kendim için bu fedakarlığı başkalarının sırtına yıkamazdım...O halde kendimi yüzüstü bırakmam gerek dedim...

Aradan bir kaç hafta geçmişti ki Samsun seferi dönüşümde sabahın köründe peronda bekliyordu beni...Perona yanaşıp indim...

Konuştuk, kafamı toplayamıyordum bir türlü, hayalde gibiydim,uykusuzdum...Otobüsün arkasına doğru yürüdük yolcular inip bekleyenleriyle sarılırken...Otobüsümün rolanti sesi eşliğinde konuştu, konuştu, konuştu...Duyuyordum, duyuyordum ama içimden cevap vermek gelmiyordu, sanki otobüsümün motor sesini dinlemek daha güzel gelmişti o an, içim çok yanmıştı zaten ve bir daha olsun istemiyordum...Konuşması bittiğinde baktım yüzüne, bir boşluğa bakar gibi baktım...Bir elimi omzuna diğer elimi motor kaputuna dayadım, ''Bu benim işim'' diyebildim sadece...

Orada vedalaştık son kez...Ben diğer perondan yolcumuzu alıp Bursa ya o da benim daha önce yaşadığım acılardan alarak benden uzağa doğru yol aldı...Otobüs beni Bursa ya götürüyordu belki ama aklım orada kalmıştı bir kere...Teybimde Orhan Gencebay çalıyordu ben otogardan çıkarken ''Kolay Değil'' diyordu Orhan abi...Zaman geçmek bilmesede geçiyordu işte...Okul başlamıştı, onu görmeye tahammül edemiyordum, zaten okuldan da soğumuştum...Bıraktım kimseye söylemeden...Hayata olan ilgimi kaybetmiştim...

Bazen yarı yolda hangi şehre yolaldığımızı unutacak kadar hem de...Üzüntüden saçlarım ağarmaya başlamıştı ufaktan...Ülke ekonomik krizle çalkalanıyordu o ara ve farketmeden o çalkantıya ben de kapılmıştım...Aylar sonra kendime geldiğimde iflasın eşiğindeydim, batmıştım...Ardımdan koca bir adamın, babamın mal varlığını da sürükleyerek...Ve ne yaptımsa bir daha kimseyi sevemedim...Çok ama çok sonraları yine bir gün bir otobüs daha alacaktım o günlere inat...Bir başka üniversitenin mezunu olacaktım...Ve yine istemeye istemeye bırakacaktım bu işi...Ve sevmesem de pek İbrahim Tatlıses'i ''Günah'' filmini her izleyişte içime akıtacaktım  gözyaşlarımı...Erkekler ağlamaz ya!...Bir otobüsçüyü canlandırıyordu filmde...Filmde ki gibi sevdiğim bir dansöz değildi ama yaşadıklarım benzerdi...Yıl 2008, aradan 13 yıl geçmiş, film olmayan ama film gibi bir geçmişin izleri...Hatırladıkça acıtan ama acıyla mutlu olmayı öğreten...İşte bir otobüsçünün hayatından bir kesit...

 

Belki filmi merak edeniniz olmuştur diye aşağıya bazı sahnelerinin linkini ekledim, Güzel zamanlardı...Keşke tekrar yaşayabilsem...

 

http://de.youtube.com/watch?v=QvJqq2yTWOY&feature=related

 

http://de.youtube.com/watch?v=jvY9CuMGBcc


http://de.youtube.com/watch?v=tvTl_ZtU7Bo&feature=related

Yorum (4) Yorum yaz!

2/4/2008 ·

FUTBOL

       Bu gün böyük gün...Fenerbahçe-Chelsea ile oynacak...Umarım bu iş mutlu sonla bitecek...Bize gurur verecek...

 

       Zamanında top goşturmuş biri olaraktan o dönemler kendimin de yaptığım futbolcuların anlam veremediğim hareketleri vardır...Mesela gol attıktan sonra atanın kıçına nişadır sürülmüş gibi kaçması...Ardından da diğer futbolcuların onu kovalaması...Ve nihayetinde yakalayıp tost yapmaları...Abi golü atıyon tamam, seviniyon ona da tamam e abi niye kaçıyon...Nasılsa yakalayacaklar boşa efor sarfetme hiç olmazsa...

Bir diğer durum da sahaya sonradan giren yedek oyuncu halleri...Sahaya öyle bir girer ki bazıları roket gibi koşarlar birden ama oyun oynandıkça roket moket kalmaz ortada,o girişi gören zanneder ki süper futbolcu...E olum madem süpersin niye ilk onbirde değilsin...(Semih hariç)

Faul olur atar kendini en ufak bişeyde kıvarnır da kıvranır, bacağa yer spreyi sonra aradan on saniye geçmemiş abim depara kalkmış gidiyor...Vay be spreye bak sen...Mübarek NOS...

Transfer zamanı muhakkak alınan futbolcuya basın önünde top sektirtilir...Arkadaş, milyon eurolara topçu alıyon ama adama basın önünde top sektirtiyon...Vay babanın ananın kemüğüne vay...Aynı futbolcuya klübün bayrağı öptürtülür, bir sürü top önüne dizilip gazete için poz verdirilir...Futbolcu garibim de maskara gibi her denileni yapar...

Adamı düşürür ama ben yapmadığım ayağına yatar çoğu futbolcu, öyle bakış atar ki hakeme sanki ''burdan geçiyordum, düşürmüşler haberim yok'' diyor bakışlarıyla...Kimisi de öyle bir düşer ki tamam dersin bitti herifin futbol hayatı...O derece artistir işte bazıları, hakeme ille kart çıkarttırır...

Neyse bu muhabbet uzayacak fakat benim uzatacak vaktim yok...Haydi Fener diyorum başka da bir şey demiyorum...

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

28/3/2008 ·

YOKSA BEN BEYAZ ATLI PRENS DEĞİL MİYİM?

At genel manada mazide kalmış

kanlı ve canlı bir ulaşım aracı iken masalcı bir birader tarfından uydurulmuş bu beyaz atlı prens durumu herhalde, galiba, sanırsam...

Peki bu uydurma prens tarifi neden bayanların gözünü bu kadar boyamıştır? Güzel soru...Kimdir bu beyaz atlı prens? Ne iş yapar? Nasıl yaşar, ne üretir, ne kazanır, nasıl kazanır, nasıl harcar? Devlete vergi borcu var mı? Nereden elde etmiş onca parayı? Atı kendi hakkında ne düşünüyor, at orjinal beyaz mı olmalı yoksa sonradan boyansa da olur mu acaba, falan filan...Bunlar da kendi çapında güzel sorular...

Aslında tüm bunlar bayanların gündemi dışında gibi, sanki aslolan bayanlarımızın bir paket program çerçevesinde refaha kavuşması

gibi durmakta...Şimdi bakıyorum kendime beyaz bir atım var, orjinal beyaz

ve hem de 130 at gücünde...Ama bu at sayesinde edindiğim bayansal bir kazanım yok...Tipsiz miyim? Olabilir, göreceli bir durum...Param mı yok? Bak bu da göreceli, bir miktar var ama o miktar yeterli bir miktar mı işte bunda bir miktar şüpheliyim...Yaşım mı geçmiş? Yooo, yani zor bir ihtimal...Çok mu eski kafalıyım? Kesinlikle evet...Sert biri miyim? Genelde evet ama içten içe acayip duygusal...Komik ve romantik miyim? Ne diyon sen olum alasıyım...Bilgi ve görgü yerinde mi? Fazlasıyla, o kadar ki ülke ortalamasını ikiye katlar....Eeeee o zaman ben niye hala yanlızım, yoksa ben beyaz atlı prens değil miyim?...Yoksa çokoprens kıvamında mıyım...Ya da bayanları iten bir prens miyim...Amaaaaan, hade ordan beee, başka işim mi kalmadı bunu düşünecem...Şeeey, birazcık düşünsem mi acaba...

Yorum (2) Yorum yaz!

26/3/2008 ·

ASKERİN SEYİR DEFTERİNE EK-1-

Dikkat: Bir önceki yazıdaki gibi bu devam bölümünde de ordumuzu yermek amaçlı bir düşünce asla yoktur, tüm olaylar farazidir, bu olaylar başına gelmiş olanlar olabilir...

 

*Taze ama kendinden emin astekliğimin ilk günleri...Eğitim bitti, tekmili verdik, bölüğü dağıttık, biraz laklak, muhabbet, yemek derken misafirhaneye doğru yatmaya gidiyorum. Yolda askerin biri kenarda durmuş, almış eline borazanı öttürüp duruyor..Yanına iyice yaklaştım, öttürmeye devam ediyor..."Ne ulan burda gürültü yapıp milleti rahatsız ediyon, kaybol" dedim...Hiç oralı olmadı, bi öttürüyor ki sormayın...

Vay hıyarağası dingil, asteğmeni iplemiyor, ne selam ne kelam,

işe devam...İyice ayar oldum, sesimi yükselterek "kes ulan şunu dedim"...Şöyle bi yandan baktı ama öttürmeye devam ediyor...Hay dinine yandığımın inat mıdır nedir hem de daha kuvvetli öttürüyor, su içen kuş gibi ikide bir kafayı yukarı kaldırıp duruyor...Yaa sabır çekerken ilerden seslendiler "Asteğmenim gel gel!..", gittim...Asker meğersem tugayın yat borusunu çalıyormuş, acemilik işte...

 

*Komando erlerden birisi nerden bulduysa yaralı bir keklik getirdi, ''ne bu? diye sordum, oda gayriihtiyari olarak ''keklik komutanım'' dedi...''Onu görüyorum asker, götür revire baksınlar ! dedim(ne yapayım aklıma o geldi)...Ertesi gün askeri görünce sordum ''noooldu keklik'', ''yedik komutanım'' dedi...

 

*Yahu her yerde ''şafak.....'' yazısı var...Yanlışlıkla düşürdüğüm telsizin

çıkan pilinde bile bu yazıyı görünce sinirim yüz metre deparına kalktı....

 

*Hayatımın en büyük düsturunu burada da uygulamaya çalışıyorum...

''Ne yaparsan yap ama yapabildiğinin en iyisini yap, zor zaman alır imkansız uğraştırır...'' yanlız bi aksilik var pek işe yaramıyor gibi...

 

*Yüzbaşımın beresine göz koydum...Yüzbaşım tuvalete gitmişti, o bordo bere ile acaba nasıl dururum diye o yokken takıp şöööyle aynaya bir bakış atayım dedim, dediğimi duymuş olacak ki pat diye gelip deneme esnasında gördü, eyvah yandık derken iş öyle olmadı, gülümsedi ve yakışmış çıkartmasaydın dedi...Ya yüzbaşım hakikatlı adam, zaten tanır tanımaz kanım ısınmıştı, önceden tanışıyor muyuz ne!

 

*Zırt pırt tuvaletle ilgili şikayet geliyor...Ya arkadaş, bir insanın tuvalet deliğini ıskalaması için o deliğe en az 1 metre mesafede olması lazım,

diğer bir olasılık daha var ama burada yazılmaz, bunu sizin zihin gücünüze havale ediyorum...

 

*Benimle beraber başlayan kısa dönemler teskereci oldu gidiyor, sesli düşünmek gibi bir gaflete düşüyorum ''Vay çarkına tükürdüklerim,benden

6 ay önce gidiyor herifçioğullarına bak ulen...'' Birden yanımda bir ses ''Ne diyorsun olum sen, herifler benden 5 ay önce başladı gene de benden önce gidiyorlar...'' (konuşan önceki dönem asteğmen) Akabinde bir ses daha ''Ya ben ne yapayım, 5 senedir buradayım adamlar benden de önce çıkıyor...''(bu konuşan da uzman çavuş)

 

*Bu gün birliğe eşek kaçtı...Normalde birlikteki bazı eşeklerce dışarı yapılmak istenen bu eylemi eşeğin neden ters yöne doğru gerçekleştirdiğini anlamaya çalışmak ayrıca bir eşeklik olacağından

bunu yapmamaya özen gösterdim...Eşek garajdaki araçların yanına park etti...El frenini öyle bir çekmişki 4 asker bile yerinden milim

kıpırdatamadı...Eşeğe Op düzenleneceğinden korkarak eşeği ikna etme girişminde bulundum...Ona yemekhanedeki aşçıdan bahsettim,hayvan el frenini indirir indirmez pati çekerek uzaklaştı...

 

*Bir askerin ayağını bot vurmuş, revire gönderdim, dönerken karşılaştık,

sordum ne ilaç verdiler, ''Gargara'' komutanım...Hayde buyur...Bir an zihnime mani olamadım ve ben de mi uygulasam diye düşününce kendimden şüphelenmeye başladım...

 

*Gece intikali görevine çıktık...Görevi başarıyla yerine getiren takıma,  "aferin arkadaşlar intikal başarılı oldu" demem üzerine tüm takım''sağol'' diye bağırdı...Artık intikal başarısız...

 

*Gece nöbeti...Koğuşlardan birine sessiz sedasız süzüldüm... Degisik kokuların!!! uyumlu sentezinden olusan bir havayı solumuş olmanın verdiği gaflet duygusuyla irkildim...

 

Not: Arkası ne gün?...Bilmem, aslında yeter diye düşünüyorum ama...

Yorum (2) Yorum yaz!

25/3/2008 ·

ASKERİN SEYİR DEFTERİ...

Dikkat: Bu yazıdaki olaylar tamamen farazidir, kişilerin bir miktarı gerçek olabilir çaktırmayın...Yazının yüce ordumuzu tiye almak gibi bir amacı yoktur, valla...

 

*Askerdeki ilk günüm...Artık son derece yeşil biriyim, üstüm, başım, bilimum eşyam hepsi yeşil.Elbisem acayip şekilde bir sürü düğmeye

sahip ve postalın ipinin bu kadar uzun olabileceğini hiç sanmazdım...

Üniversitenin birini son sınıfta terkedip iş hayatına atılıp akabinde iş hayatı da bana atıldıktan sonra okumaya başladığım ikinci üniversiteyi işsel nedenlerle biraz uzunca bir sürede bitirdikten de sonra yaş kemale ermiş bir halde ana kucağından asker ocağına yatay göçüş yapmış bulunmaktayım...Acayip gerginim...Zira hiç kimseyi tanımıyor olmanın verdiği rahatsızlık psikopatik zihnimde çeşitli kısadevrelere neden olmakta...Ayrıca ne yapacağımı da bilmiyorum, bir hafta rahatsınız dediler!...Ne anlamda bir rahatlık acaba?...

*Rap rap rap rap...Rüyamda bile uygun adımım artık...Yemin töreni için habire yürüyoruz...Vay anam vay...

*Eğitimdeyiz, son beş dakikadır italyan çukurundayım, önümüzdeki dakikalarda buradan muhakkak çıkmam gerek...

*Koğuşta horlayanlar var...Beyin hücrelerim bile titriyor...Gönül diyor git yastığı bas boğ hepsini...Hişşşt diyorum gönüle, tıka kulağını yat zıbar...

*Sivilde bir dönem postal giymiştim, lakin sürekli giyince artık insanın bir organı halini alabiliyor...Bende bu organlara isim vermeyi düşündüm, birinin adı Recep, diğeri Veysel oldu...Ancak onları çıkarttığımda yanyana gelebiliyorlardı bu yüzden pek samimi sayılmazlardı...Bir gün uyandığımda Recep ve Veysel gitmişlerdi(Yer değiştirme vakası) yerlerine

hazır kokutulmuş ve hor kullanılmış iki yabancı postal bırakılmıştı...

Yapacak tek şey vardı, isim bulmak...Sağ Edi, sol Büdü oldu...Postalların altı demir gibi ilk zamanlar yeni nallanmış at gibi hissediyor insan...Gerçi yeni nallanmış ata nasıl hissettiğini de sormuş değilim ama olsun...

*Gez Göz Arpacık...Atış eğitimindeyiz, daha önceleri bir tüfekle haşır ve neşir olmadığımdan epey yabancıyız birbirimize...İlk grup olarak yerimizi aldık, komutan emir verdi ''atış serbest''...Ama tık yok...Herkeste korku ve heyecan var kimse tetiğe basamıyor...Ulen dedim noolacak, verdim odunu, tetiğe basmamla çıkan sesin ardından diğerleride gaza gelip asıldı tetiklere GÜÜMMMMM...Duyma hissiyatımın 1/3 ünü bir süreliğine orada bıraktım...Ve yaşadığım bir omuz amvelesi...

*Öyle böyle derken acemilik bitti, kura çekimi var...Eğitim ve derslerde ilk yirmiye girene ikramiye varmış...Baktım ki ilk yüzdeyim...Kurayı çektim...Tatile gidiyorum...Tek çızıklı astekim anne...

*Yeni birliğime geldim, ortama yabancı olmanın verdiği tedirginlikle gerginim, aslında bu benim normal halim, gergin olmadığım anları hatırlamıyorum bile...Biri çağırdı, ben “Buyurun efendim” dedim.

“Ne efendisi ulan” dedi. Kendi kendime “Ulan ne ..ok yedik” dedim.

Ne denir ki diye düşünürken ''buyrun'' da dedim, ''ne buyurunu ulan''

dedi, hay ben dilimin ...... ne diyeceğiz olum bu adama diye düşünürken adam ''Komutanım diyeceksin lan!” dedi...Ben de

“Tamam komutanım” dedim, bu sefer de “Ne tamamı ulan” demez

mi? Zaten asabi adamım sinir oldum ama burda sökmeyeceğini biliyorum ve yine “ne ..ok yedim”derken adam “Emredersiniz diyeceksin” dedi.

Ben de“Emredersiniz komutanım” dedim. Daha sonra “Nereye düştün, bölüğün neresi” dedi. Ben de “1. bölük karargah asteğmeni olduğumu söyleyince karşımdaki komutan esas duruşa geçti. Ulen nooluyoruz derken anlaşıldı ki meğer o beni almaya gelen çavuş Murat’mış.

Benim er olduğumu sanmış...Ulen ne vardı patadanak bağırıp çağıracak,

şaşırmışım zaten feleğimi ast üst dengemi kaybetmişim...Neysem sonucu

bir sürü özür...

*Yerim fena değil, bordo bereli bir yüzbaşım var, sanırım birbirimizi seveceğiz ya da sadece o beni sevecek...

*Çok hevesliydim astek olmaya, oldun da nooldu sorusunu sormamaya özen gösteriyorum bu ara...Halbuki sivilken ben, benim asteğmen olabilme ihtimalimi seviyordum...

*Hava okadar soğuk ki askerler boş kalmasın diye gece dersi

anlatıyorum. Kurtuluş savaşını anlatacağım ama öncesinde Osmanlı imparatorluğundan kısa bilgi vermem lazım dedim. Osmanlı imparatorluğunu Osman bey kurduğu için Osmanlı imparatorluğu denir diye başlamıştım ki bölük komutanı geldi, bölüğün en süzme salak askerini kaldırdı ve sordu "oğlum Osmanlı imparatorluğunu kim kurmuştur" Cevap; "Fatih asteğmen"...

Bu maceranın belki devam etme ihtimali olabilir...Arkası yarın diyelim, hele yarın olsun bakarız...

 

Yorum (2) Yorum yaz!

21/3/2008 ·

NASIL MANYAK OLUNUR...

Öncelikle belirteyim ki manyaklık manyak olan kişiye göre değişir...Yani iyi manyak ve kötü manyak vardır...İyi manyak manyaklığını faydalı işlerde

kullanır örneğin kahraman olmak gibi...Kötü manyak ise önüne gelen heryerde sapıtıktır iflah ve islah edilmezse başını yer...Manyaklıklar ifa ediliş tarzına göre ikiye ayrılır; Kollektif Manyaklıklar ve Bireysel Manyaklıklar...Biz bu dersimiz de iyi manyak nasıl olunur' u işleyeceğiz...

 

Gerekenler:

 

-Bir adet manyak aday adayı

-Manyaklaşmayı sağlayacak çevresel etkiler

 

Normal bir insansınızdır ama içinizde iyi veya kötü niyetli bir manyak kesin yatıyordur kendinizi kandırmayın...Manyak olmak için ayrıca bir enerji sarfetmenize gerek yoktur zira çevresel faktörler sizi zıpkın gibi bir manyak yapacaktır ya da çoktaaan yapmıştır ama sizin haberiniz yoktur...Birisi size ''Delisin, manyaksın'' diyorsa siz olmuşsunuz anlamına gelir...Manyak olup olmadığımızı nasıl anlarız diyorsunuz değil mi? Çok basit benim sevgili vatandaşım...

 

Trafikte araç kullanırken sizi her kızdırana aracınızla feyk atıyor ya da el kol hareketleri eşliğinde laf atıyorsanız, buzda kayıp düşenlere geberene kadar gülüp sonra aynı yerden düşme pahasına geçiyorsanız, herkesin kaçıştığı işlere siz gönüllü oluyorsanız, sokakta yürürken ters bakana ''ne

bakıyon lan sen'' deyip (özellikle kalabalık bir grupsa) dayak yemeyi göze alıyorsanız, sizi soymaya kalkan hırsıza tekme tokat giriyorsanız, şiddetle esen rüzgar yüzünden bozulan saçlarınızın öcünü rüzgara fırça atarak

çıkartıyorsanız, herkesin yolunu bulmak için giriştiği türlü dümenlere rağmen hala dürüstlük sevdasıyla yanıp tutuşuyorsanız, sadistçe mizah yapanlara gülüyorsanız, sadist şakalar yapıyorsanız ve buna benzer olayları yaşamış ya da yaşıyorsanız siz manyaksınız demektir...Tedavisi

yoktur, bununla yaşayıp mutlu olmak en iyi yoldur...İyi huylu manyaklıklar kendinizden başka kimseye zarar vermez...Hem kanımca Allah delileri sevmektedir, zira onlardan epey bir miktarda yaratmış olduğu ortadadır...

Kendinizle barışık olun, manyaklığı kabullenin ama kabuğunuza da çekilmeyin, bu hayatı eğlenceli kılan akıllı delilerdir, bunu unutmayın...

 

Manyaklık danışma hattı: 0800 80000100

 

 

 

 

 

Yorum (4) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »